Hakkın Korunması

0
123

Hakkın Korunması Yolları:

Günümüzde modern hukuk sistemlerinde haklar kural olarak devlet eliyle korunmaktadır. Oysa eski devirlerde hak, bizzat sahibi tarafından korunuyordu; yani hak, kuvvete dayanılarak hak sahibi tarafından bizzat elde ediliyordu. Ancak, bizzat hak alma (bizzat ihkakı hak) denilen bu yol, modern düşüncenin benimseyeceği ve kabul edebileceği bir yol değildi; çünkü bizzat hak alma yolunda hak sahibi, hakkını kuvvete başvurarak elde ettiği içindir ki, fiziki olarak kuvvetli olanlar daima hakkını alabiliyor, fakat zayıf ve güçsüzler haklarını elde etmekte başarılı olamıyorlardı. Kişiler arasında baş gösteren bu eşitsizliğin giderilmesi, ancak bu görevin devlet tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilirdi. İşte bu nedenledir ki, modern hukuk sistemleri hakların devlet eliyle korunması ilkesini kabul etmişlerdir. Diğer bir deyimle hak sahibi, hakkını devletin yargı organları önünde dava açmak suretiyle ve gerektiğinde bu organların zorlamasıyla elde etmektedir.

Gerek özel hukukta, gerek kamu hukukunda genel kural böyle olmakla beraber, hukuk düzeni istisnai bazı hallerde hak sahibinin, hakkını bizzat korumasına imkan vermektedir.

– Hakkın Devlet Eliyle Korunması:

Hakkın devlet eliyle korunmasından maksat, hak sahibinin devletin ilgili organlarına başvurarak hakkının tanınmasını istemesidir. Hak sahibi bunu, dava açmak suretiyle yapar. O halde, hak sahiplerinin dava hakkı da vardır.

Dava hakkı, bir kimsenin devletin bağımsız ve tarafsız yargı organlarına, yani mahkemelere başvurarak hakkının elde edilmesini isteme yetkisidir. Bir kimsenin başvurarak hakkının korunması veya elde edilmesi için devletin harekete geçmesini istemesine dava denir. Bir kimsenin hakkını elde edebilmek için mutlaka da dava açması gerekmez. Gerçekten, bir hak sahibinin, dava hakkı yanında, talep hakkı da vardır. Talep hakkı bir kişinin hakkını elde etmek veya hakkına saygı gösterilmesini sağlamak üzere karşısındaki kişiye yönelttiği isteme yetkisidir. Hak sahibi ilk önce talep hakkını kullanarak hakkını elde etme yoluna gider. Eğer bu yoldan hakkını elde etme imkanını bulamazsa, o zaman dava hakkını kullanma zorunluluğu ortaya çıkar.

– Hakkın Bizzat Sahibi Eliyle Korunması:

Hakkın bizzat sahibi eliyle korunması yolu, daha evvelce de belirtmiş olduğumuz gibi, istisnai yoldur. Kural, hakkın devlet eliyle korunmasıdır. Hukuk düzeni bazı istisnai hallerde bir kimsenin, hakkını bizzat kendisinin korumasına izin vermektedir. Bu istisnai hallere örnek olarak meşru müdafaa, zaruret hali ve kuvvet kullanma (bizzat ihkakı hak) hallerini gösterebiliriz.

Meşru Müdafaa (Haklı Savunma), Borçlar Kanunumuzun 52. ve Ceza Kanunumuzun 49. maddelerinde yer almıştır. Ceza Kanunumuza göre “gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan taarruzu (saldırıyı) filhal defi (anında defetmek) zarureti ile yapılan müdafaa” meşru müdafaadır. Borçlar Kanunumuz ise 52. maddesinin ilk fıkrasında “meşru müdafaa halinde mütecavizin (saldırganın) şahsına(kişiliğine) veya mallarına yapılan zarardan dolayı tazminat lazım gelmez” demektedir.

Meşru Müdafaa, bir kimsenin, kendi kişiliğine veya malına ya da başka bir kimsenin kişiliğine veya malına karşı yapılan hukuka aykırı ve halen devam eden bir saldırıyı defetmek için yaptığı ölçülü ve uygun savunmadır. O halde, bir kimse kişilik haklarına, örneğin vücut tamlığına karşı yapılan haksız bir saldırı karşısında kalırsa, başkaca bir savunma imkanı bulamadığı takdirde kuvvet kullanmak suretiyle kendisini savunabilecektir ve bunun sonunda doğan zararları ödemek zorunda kalmayacağı gibi, herhangi bir cezayla da cezalandırılmayacaktır.

Zaruret Hali (Iztırar Hali), kendisini veya başkasını bilerek sebebiyet vermediği zarardan yahut derhal vuku bulacak bir tehlikeden kurtarmak için başkasının mallarına zarar vermektir. Örneğin bir kimse, içinde bulunduğu binada yangın çıkması üzerine canını kurtarmak için komşu evin damına atlar ve onun kiremitlerini kırarsa veya kendisine saldıran vahşi bir hayvandan canını kurtarmak için bir kimsenin evinin kapısını kırarak içeriye sığınırsa, her iki halde de zaruret hali (darda kalma hali) söz konusu olur. Ancak bu kimse verdiği zararı ödemekle yükümlüdür. (BK. m. 52/I)

Kuvvet Kullanma, yani bir kimsenin hakkını bizzat kuvvete başvurarak koruması, ancak Borçlar Kanunumuzun m. 52/III hükmünde öngörülen şartların mevcudiyeti halinde hukuka aykırı sayılmaz. Gerçekten, BK. m. 52/III’e göre, “Kendi hakkını vikaye (koruma) için cebri kuvvete müracaat eden kimse, hal ve mevkie nazaran zamanında hükümetin müdahalesi temin edilemediği yahut hakkının ziyaa uğramasını (kaybını) yahut haklarının kullanılması hususunun pek çok müşkül olmasını men için (gidermek için) başka vasıtalar mevcut olmadığı takdirde, bir gûna tazminat itasıyla (tazminat ödemekle) mükellef olmaz”.

– Hakkın Korunmasında İspat Yükü:

Hak sahibinin hakkını bizzat koruması ancak istisnai hallerde söz konusu olabilir. Modern hukuk sistemlerinde hakların korunması ancak devlet eliyle sağlanır. Bu da bir dava yoluyla gerçekleşir. Davada taraflardan biri davacı, diğeri ise davalıdır. Dava, iddia ve savunma olmak üzere iki kısımdan oluşur. Davacının talebinin özünü iddia oluşturur. Böyle bir iddia karşısında kalan davalı, bu iddiaya karşı kendisini savunur. Savunma, davalının kendisine karşı ileri sürülmüş olan talebin tamamen veya kısmen doğru olmadığını ileri sürmesi demektir ki, buradan savunmanın özünü de iddianın oluşturduğu sonucu çıkar.

İspat Yükü, Medeni Kanunumuzun 6. maddesinde düzenlenen bu ilkeye göre “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. “. O halde, bir davada davacı iddiasını dayandırdığı olguları, davalı da savunmasını dayandırdığı olguları ispat etmek zorundadır.

Örneğin davacı, açmış olduğu alacak davasında davalıdan kefalet borcu olarak yüz milyon lira alacağı olduğunu iddia ederse, aralarında kefalet sözleşmesi bulunduğunu ispat edecektir. Bu iddia karşısında kalan davalı, türlü savunma yollarına başvurabilir. Gerçekten davalı, ileri sürülen iddianın dayandığı olguyu kabul etmez, yani davacı ile aralarında bir kefalet sözleşmesi bulunmadığını söyler ki, buna inkar denir. Davalı, iddianın dayandığı olguyu inkar etmemekle beraber, bu olgudan iddia edilen hakkın doğmadığını veya halen ortadan kalkmış olduğunu ileri sürebilir ki, buna itiraz denir. Örneğin davalı, davacı ile aralarında kefalet sözleşmesi bulunduğunu inkar etmez, ancak kanunun aradığı yazılı şekilde yapılmadığından bu sözleşmenin hükümsüz olduğunu söyler. Nihayet davalı, iddianın dayandığı olgudan iddia edilen bir hakkın doğmuş olduğunu kabul etmekle beraber, mevcut bir sebepten dolayı davacının bu hakkını dava yoluyla istemeyeceğini ileri sürebilir ki, buna da def’i denir. Örneğin davalı, kefalet sözleşmesinden doğan alacağın zamanaşımına uğramış olduğunu söyler.

Davada hakim, itirazı davalı tarafından ileri sürülmesine gerek kalmaksızın kendiliğinden (resen) dikkate almak zorunda olduğu halde, def’iyi kendiliğinden (resen) dikkate alamaz; bunu mutlaka taraflardan birinin ileri sürmüş olması şarttır. Medeni Kanunumuzun 6. maddesinde konulan ispat yükü ilkesinin istisnaları da vardır ki, bunlardan en önemlisi karinedir. Karine, bilinen bir durumdan bilinmeyen bir durumun varlığı sonucunu çıkarmaktır. İddiasını kanuni bir karineye dayandıran taraf ispat yükünden kurtulur, karşı taraf karinenin aksini ispat etmek suretiyle onun doğru kabul edilen iddiasını çürütebilir. Örneğin, Medeni Kanunumuz, 3. maddesinde “iyi niyet karinesi”ne yer vermiş, yani hak sahibi olmayan bir kimseden bir hakkı kazanan kimseyi iyi niyetli kabul etmiştir. O halde, bu hakkı kazanan kimse iyi niyetli olduğunu ispat etmek zorunda değildir. Fakat karşı taraf onun iyi niyetli olmadığını ispat etmek suretiyle hakkındaki karineyi çürütebilir.

Medeni Kanunumuzun kabul etmiş olduğu karinelerden biri de, resmi sicil ve senetlerin doğruluğu hakkındaki karinedir. Gerçekten, MK. m. 7 uyarınca, resmi sicil ve senetler belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir.

Resmi siciller, devlet memurları veya noter gibi resmi makamlar tarafından tutulan sicillerdir. Örneğin kişisel durum sicili (nüfus kütüğü) , tapu sicili, ticaret sicili, evlenme sicili ve gemi sicili gibi.

Resmi senet ise, noterler veya yetkili resmi makamlar tarafından düzenlenen yazılı belgelerdir. Örneğin noter tarafından düzenlenen vakıf senedi, tapu memuru tarafından düzenlenen taşınmaz satış senedi veya ipotek senedi gibi.

İddiasını resmi sicil veya senetlere dayandıran taraf, bu iddiasını ispat zorunda kalmaz; çünkü resmi sicil ve senetlerin doğru olduğu hakkındaki karineden yararlanır.